Cenevre'de sergilenen bir heykel, Frankenstein karakterini anımsatarak yapay zeka teknolojisinin potansiyel tehlikelerine dikkat çekiyor. 1816 yılında Tambora Yanardağı'nın küllerinin Avrupa'yı karanlığa gömdüğü bir dönemde Mary Shelley tarafından yaratılan Frankenstein karakteri, günümüzdeki yapay zeka tartışmalarına ışık tutuyor.
Shelley'nin hikayesi, yaratıcısı Dr. Frankenstein tarafından terk edilen ve dışlanan bir yaratığın zamanla nasıl canavara dönüştüğünü anlatıyor. Bu durum, yapay zekanın gelişim sürecine benzetiliyor. Yapay zekanın kurtarıcı mı yoksa canavar mı olacağı, nasıl eğitildiğine ve neyle beslendiğine bağlı olarak şekillenecek.
Son dönemde yapay zeka ile ilgili yaşanan olumsuz gelişmeler, bu endişeleri artırıyor. Elon Musk'ın geliştirdiği Grok platformunun kısa sürede milyonlarca cinselleştirilmiş deepfake görüntü üretmesi ve Character.AI'nin bir çocuğu intihara sürüklemekten dava edilmesi, yapay zekanın kontrolsüzlüğünün tehlikelerini gözler önüne seriyor.
Teknoloji dünyasının önde gelen isimlerinin bu konudaki yaklaşımları da tartışma yaratıyor. Bazı milyarderlerin yapay zeka gelişimini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme potansiyeli ve bu teknolojinin seçim süreçleri üzerindeki etkisi endişe verici bulunuyor. Yapay zekanın bir savaş aracı olarak konumlandırılması ve çoğulculuğu reddeden manifestolar yayınlanması, eleştirmenler tarafından 'tekno-faşizm' olarak adlandırılıyor.
Nobel ödüllü fizikçi Geoffrey Hinton, yapay zekanın insan zekasını aşabileceği uyarısında bulunarak, tıpkı bir bebeğin annesini kontrol etmesi gibi, yapay zekanın da merhametle kontrol edilmesi gerektiğini savunuyor. Yapay zekanın sevgi ve merhametle beslenmemesi halinde, bir baskı aygıtı veya savaş makinesi haline gelebileceği belirtiliyor.
Cenevre'deki heykelin sessizliği ve gözlerindeki hüzünlü uyarı, Mary Shelley'nin 200 yıl önce sorduğu soruyu akıllara getiriyor: Tanrı olursan, yarattığını sevebilir misin? Bu fırtınalı soru, yapay zeka çağında hala yanıtsızlığını koruyor.